galasına gidemediğime üzülemedim bile! çok güzeldin sen aydınlatırsın geceyi. çok güzeldin onur ünlü! 

Sis ve Rüzgâr

Thanatos, zihninde ilk kez her dakikasında yaşadığı o saniyede görülmüştü. Ve o saniyeden sonra hayatının akışı değişmişse de oğlan, fark etmemişti. Acısı taze, yarası açıktı; sıvı yakıyordu, Rüzgâr içindeki ateşi söndürmeyi beceremiyordu. Gözlerindeki engin deniz, aynı renk gökyüzüyle birleşirken kızın ufuk çizgisinde kaybolmasını istiyordu. Aynı anda boğazdaki gemilerin köprünün altından geçisini düşünüyordu, martıların çığlıkları ölümle ortaklık ediyordu. Mavi bir masası olsun istiyordu. Düzenli olacaksa yalnızca iki şey olsun, diyordu üzerinde. İlki misketlerini topladığı cam kavanoz, ikincisi ise mavi kalemi. Maviyi seviyordu, hatta bazen denizle konuştuğunu düşünüyordu. Nerede hissettiğini kestiremediği yarasının kabuklarını, aynı dizindekiler gibi tırnaklarıyla soymak istedi, ıslakken. Yapamadı, bulamadı. Dikkati çabuk dağıldı, babasının dudakları arasından çıkan buharı çekebildiğince çekti içine ve belleği en çok o anda açıldı. Kızı, kısa şort giymekten vazgeçtiği gün unutmuştu, öylesine unutmuştu ki isminin bile aşinası olmayacaktı ve yarasının nerede olduğunu ancak yamanın dikişleri tekrar açıldığında anlayacaktı. 

Uyku, onu yutarken algılarının tek umudu, her sabah birer parça dağıttığı ışığı topluyordu zihninin sokaklarından ve onu pek çok lakırtının amansız mücadelesinin ortasında, bir anaforun öfkesiyle başa çıkmaya çalışır halde bırakıyordu. Misketleri her an renk değiştiriyordu, kalemi Apollon’un himayesi altında parlıyordu ve Rüzgâr’ın, evrenindeki değişmez yeri, onların canını sıkıyordu. Anımsayamadığı tarihlerden birinde yelkovan yediyi ve akrep on dördü gösterirken o da, sıkıldığını itiraf etti. Ve farkına varamadan değişti. İlk kez sıcak dudaklarının bir başkalarınınkiyle örttü, yumruklarını ilk defa iki çukurdan birine isabet ettirdi. Ah, armağan mıydı bu? İade edilmemişti, şüphesiz ki öyleydi. Belki de hatırlamıyordu. Boğazdan geçen gemileri de hatırlamıyordu ve ölüme eşlik eden martıların havada kaptıkları taneleri unutalı uzun zaman olmuştu. Ne olursa olsun, bilincinin işleyişine gülmeden edemedi. Yaşadığı zamanda saat gece yarısını biraz geçerken gözleri kapandı saniyeler öncesinde aldığı derin soluğu serbest bırakırken ve kendisini çelimsizce Hypnos’un kucağına teslim etti. 

En somutları sonsuzluğun; sesleri soğuran, karanlığı koyulan gece boyu gardiyanları belledikleri göz kapakları açıldığında oğlanın ruhunun en derinine doğan güneşi gördü. Gece, kızılı teslim ediyorken güne uykudan fazlasını duymak istedi: baykuşları belki, belki de denizhalkının en güzel müziğini. Yalın ayaklarını soğuk zeminle buluşturdu, saat kaç bilmiyordu lâkin sessiz olmak zorunda olduğunu hissediyordu. Henüz kargaların dâhi uyandığından şüphe duyduğu bu cumartesi sabahında parmaklarının kavradığı pencere açılırken gözleri dağılgın bir sisi konuk eden Yasak Orman’a kilitlendi, pek nadir zamanlarda çıkıp gelen ikinci sesi onayladı ve Rüzgâr hiç itiraz etmedi. O, rüyasını hatırlamaya çalışırken üniforması, biraz önce çıplak kalan vücudunu örtmüştü. Parmak uçlarının üzerinde geride bıraktı yatakhaneyi. İrisleri, şöminenin ısıttığı Ortak Salon’un renklerine dalıp giderken gülümsedi, mavi hâlâ en sevdiğiydi. 

Giriş katının taşları üzerinde bir sivri sinek çabalıyordu. Parmağının tek dokunuşuyla onu bu işkencesinden kurtarabilirdi, yapmadı. Çabalasındı. Nereden geldiği meçhul, hovarda rüzgâr saçlarıyla valse tutulmuştu ve yüzünü adeta gıdıklıyordu. Serinliği ruhunu dindiriyorken cübbesi savruluyordu. Kıskanç, diye azarladı teniyle arasında hiçbir şey istemeyen doğanın güç gösterisini. Her adımında topuk sesleri duvarlara sığınıyor, güneş Rüzgâr’ın ruhundan sonra Hogwarts’ın üzerinde doğuyordu. Bir kuzgun, iki taştan direğin arasından kanatlarını çırparak girdiğinde ve saniyeler içerisinde tekrar gökyüzünde kaybolduğunda hatırladı zihninde beliren görüntülerle rüyasını. Yüzü acı pancar renginde bir adam, topallıyordu. Neydi? Yıllardan bin dokuz yüz on beş, kara muharebeleri başlamıştı Çanakkale Cephesi’nde. O yıl Nobel Barış Ödülü verilmemişti. İki yıl sonra Kaan Çaydamlı, Karl Marx ve Friedrich Engels bir çatı katında teorisyenlik yapacak, kahve içecek, ay çöreği yiyeceklerdi. Fuck off, diyecekti Kaan. İhtilal olacaktı Rusya’da. Ama bunlar nasıl üşüşmüştü zihnine, bilmiyordu. Film izlemeyi kesmeliydi belki, çok etkileniyordu. Karl’ın sakallarını unutabileceği ise düşünemedi. Topallayan adamı hiç tanımamıştı zaten.

Ormanın girişinde burnunun direğini sızlatan acı kokuyla kaşları çatılırken gördü ki birkaç dal yakılmıştı. Küfretti. İçine yürüdü ormanın, ağaçların arasında kaybolmayı dileyerek, insanlığın zarar vermekten vazgeçmesini isteyerek. Biraz sonra tek tük gördüğü çınarların üzerlerinde asılı kalmış yağmur damlalarının toprağa ulaşabilmişleri yine toprakla yaptıkları ortaklıkla yanık kokusunu bertaraf etmişlerdi, sevindi isteği yerine getirilen bir çocuk gibi. Artık hiç de yabancısı olmadığı ağaçların yanından geçerken yapraklarla örülmüş bir patikaya saptı, yerden asasıyla aynı boyda bir dal kaptı, rüzgâr iyice şiddetini attırmışken ve yüzü bir kağıtmışçasına kesilirken tırnaklarını dalın pürüzlü yüzünde gezdiriyor, ıslaklığı hissediyordu. Biraz sonra ise aynı dalın ucuna bir solucan dolanmaktaydı. Yolunun ortasında durmuş, gözleriyle hayvanı inceliyorken hızlı soluk alışverişleri çarptı kulaklarına. Başını keskin bir virajla o yöne çevirdi, küçük dostunu ait olduğu yere bırakıp asasını şimdi koluna sarmalanmış cübbesinin cebinden çekip çıkardı, sesi duyduğu tarafa yöneldi. 

Uzun saçları beline dek dökülmüş, zarif bir kızın tanıdık silueti kadrajına girebildiğinde şaşırdı zira kız, bir ağaca gününü göstermekle meşguldü ve bir nefesin daha yakınlarında olduğunu fark edemeyecek kadar konsantre olmuş gözüküyordu. Hiddetlenmek değildi de, acımaktı hissettiği belki ağaca, dudakları düşüncelerini dışarı vurdu: “Ormanın girişindeki yanık dalların sorumlusu da sen sanacağım neredeyse. Ne bu hiddet, bu celal Brunhilde?

Kızın gökleri kıskandıracak mavilikteki bakışları onunkileri bulduğunda gamsız kelimelerini tebessümüyle taçlandırdı, başıyla selamladı Hollandalıyı.

sogukiciniz:

ben daha türkan şarkısının alnamını yeni çözüyorum bu arada :S

türkan şoraydan bahsediyo…

aynısını yaşadığımdan değil. hiç değil. sadece çok samimisin. dkjgkjsdkj ya. skjksj

yaptığım hiçbir şeyin yaşantımı kısa veya uzun vadede kolaylaştıracağını düşünmüyorum, düşünemiyorum, olmuyor. çünkü işler burada, bu hayatta öyle yürümüyor. benim sınavda yapacağım derece on yıl sonra harika bir konumda olacağım demek olmuyor, olmayacak, hiçbir zaman. üç yıl boyunca istemeye istemeye, zorla, bildiğin zorla ama bunu belli de etmemeye çalışarak çalışıp girdiğim sınavda aldığım puanlar, gittiğim lise mutlu olmamı sağlamıyor, sağlamayacak.

çaban sonucu elde ettiğin başarı bile seni mutlu bir insan yapamaz. seni mutlu bir insan yapan bir şeyleri tutkuyla, istekle yapabilmendir, yapmandır. işin sonunda başarısız da olsan gülümsersin. çünkü bunu yapman için birileri seni zorlamamıştır, üzerinde baskı yoktur, sonuçları için birilerine hesap verme zorunluluğun tamamen ortadan kalkmıştır, özgürsündür kısmen, her zaman olduğundan daha fazla bir bakıma.

ve ben bu durumla, hayatımın herhangi bir kısmında asla karşılaşmayacağım, biliyorum. n’apmak istediğimi bile söylememe izin vermeden beni doktor yapacak insanlar var etrafımda; tanıyorum, özlerini biliyorum. egolarını doyurmak için beni kullanıyorlar ve ben buna bir “dur,” diyemiyorum, yapamıyorum. Karşılarına oturup bunlardan bahsetmeye çalıştığımda lafı milyonuncu kez ağzıma tıkıyorlar. “bütün bir yaz sadece sizinle konuştum, niye böyle, bilmiyorum.” diyorum ya mesela. diyorlar ki “bugün arkadaşım rehberlikçiyle konuşmuş. çok konuşmayanlar sayısala daha yatkın olurmuş, o yüzden konuşmuyorsun bence.”

bu yüzdendir belki ben her gün yatağıma yattığımda bir gün sonra ölmeyi diliyorum. bir günün sonunda ettiğim son dilek ölmek oluyor lan. çıldırırsın. sonra ölemiyorum. aynı şeyleri yaşıyorum. yapmak istediğim hepsini bir yere oturtup bağırabildiğim kadar bağırmak oluyor, yapamıyorum, coğrafya çalışıyorum.

zihniyetinizi sikeyim.

"okumak yetmiyor, okusun istiyorsun. okusun ki birlikte inelim falanca durakta, okusun ki göğe bakalım.."

(Source: julvett, via ladykatniss)

2013’e de Star Wars: Revenge of The Sith’i izleyerek girdiğime göre bu yıl lütfen bol ışın kılıçlı, bol Anakinli geçebilir mi? Lütfen. Tm.

Hayatım boyunca en çok mutlu olduğum an da mutsuzluktan kusacağım bir gün bilgisayarın başına oturduğumda benim için “Ruh eşim.” diye bahsetmiş olmandı herhalde. Yok “herhalde”si falan aslında, öyleydi, öyleydi işte.

Biz de bir mandalina yiyip mutluluklar dileriz.

"Aşk iki kişilik yalnızlıktır demişler.
Aşk, bir, iki veya daha fazla kişi farketmez, her halükarda yalnızlık demekmiş, bunu şimdi gayet iyi anlıyorum."

Murat Uyurkulak (via biratesbocegi)